KAR

Daha dört yaşındayken yağan karın üzerine yatar, iz bırakırdım kar üzerinde. Kristalize bir şekeri andıran beyaz kar tanelerini havada gördüğümde mutluluktan uçardım. Yüzümü cama yapıştırıp, kar yağışını izlerdim. Bu kar sevdam yıllar boyunca hiç azalmadı. Hangi yaşta olursam olayım her kar yağdığında camdan cama koştum, pencereleri açıp tüm masumluğumla o beyaz sakinliğe dokunmaya çalıştım. Çocuk gibi ağzımı açarak kar tanelerini yutmaya çalıştım. Tabi ki bu heyecanlı süreci bir bilimsel altlığa bağlamak gerekliydi. Artık bilimsel anlamda araştıran, sorgulayan, hava ile ilgili yaşadığım süreçleri tecrübe anlamında öğrendiklerime katan birisi olmuştum. Hava tahmini yapmak, hobilerim dışında yaşamımın bir parçası haline gelmişti.

Çocukken, gençken yaşadığım il Trabzon’da Yoroz Burnu’na, rüzgâr yönüne bakıp hava tahmini yapardım. Yoroz Burnu tahminlerim için bir referanstı. Ayrıca bir termometrem, barometrem ve kendi yapmaya çalıştığım rüzgâr gülüm vardı. Henüz koca koca binalar yapılmamışken, evimizin penceresinden baktığımda Atatürk Köşkü’nü, Karlık Tepe’yi görürdüm. Hem pencereden hem de evimizin açık terasından Yoroz Burnu, Boztepe, deniz ve D.Karadeniz Dağları gözükürdü.  Sea Effect Snow (Deniz etkisiyle kar yağışı) şeklinde denizin üzerinden karaya doğru ilerleyen kar yağışını gözlemlemek yaşamımdaki en büyük zevkimdi.  Sonbahar gelince ilk önce D.Karadeniz Dağları’na, sonra Karlık Tepe’ye kar yağardı. Atatürk Köşkü’ne ilk kar yağdığında ise çok heyecanlanırdım. Çünkü Köşk’e kar yağdığında, şehir merkezine en kötü ihtimalle karla karışık yağmur yağardı. Bu durum benim en çok sevdiğim mevsim olan kış mevsiminin geldiğini gösterirdi.

Evimizin kuzey tarafında yüksek bir çam ağacı vardı. Rüzgâr sert estiğinde, çam ağacı genellikle batı -doğu yönünde eğilirdi ve ıslık gibi bir ses çıkardı. O ses beni müthiş cezbederdi. Ki o ses süreç içinde havanın karışacağının bir göstergesiydi. Bir de genellikle kış mevsiminde uzun süre devam eden kıble ve lodoslu günler yaşardık. Kış ortasında hava sıcaklığı yirmili dereceleri bulurdu. Bu havaları da çok severdim. Hem rüzgârın yanağımızı okşadığına inanırdım hem de bilirdim ki bu havaların sonucunda genellikle soğuk ve yağışlı bir süreç gelecek. Aslında bilimsel olarak soğuk cephe öncesi sıcak cephenin girişiydi veya batıda oluşan Omega Blocking hadisesinin doğusunda kalmamızla ilgili bir durumdu. Sabırla soğuk girişini beklerdim.

Her kar yağdığında, benim gibi hava olaylarına ve kar yağışına meraklı bir arkadaşımla Boztepe’nin yolunu tutardık. Rahmetli annem ben Boztepe’ye gitmeden önce fındık kavururdu. Ceplerimi sıcacık fındıkla doldururdum. Ceplerimdeki fındıkların sıcaklığı yürürken beni ısıtırdı veya öyle hissederdim. Arkadaşımla yürürken bir taraftan fındık yer, bir taraftan kar örtüsündeki değişimi gözlemlemeye çalışırdık. Boztepe’nin en yüksek noktasına çıktığımızda, cetvelle kar örtüsünü ölçerdik ve şehirdeki örtüyle karşılaştırırdık. Bazense soğuğa aldırmadan daha yüksekte olan Çukurçayır’a yürürdük.  Arkadaşımın Çukurçayır’da evleri ve yakın akrabaları vardı. Akrabalarının evine gidip sobanın üstünde pişen yemekten yerdik ve köy ekmeğini yemeğe katık ederdik. Yaşamımda yediğim en lezzetli yemekleri o köy evlerinde yemişimdir. Şimdi o köy evlerinin yerini koca koca binalar aldı..

Anlatmaya devam etmeyeceğim. Ki yazdığım yazı yine çok uzun oldu ve insanlar uzun yazıları okumuyorlar. Attila İlhan’ın “Kar Kasidesi” isimli şiirinden bir bölümle yazımı bitireyim:

 

Uzun rüzgârlar karanlığın dalgın sansarları

Atlayıp dağıtırlar telaşlarıyla ürperen karları

Sihirli bir lambadır bardaktaki güller gecede.