• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
SUSTUĞUN YERDE BİR İSYAN BAŞLAR

SUSTUĞUN YERDE BİR İSYAN BAŞLAR

Özer İSKENDER 19 Ekim 2026

Yazık, az bir puanla kaçırdım. Yazık bir soru daha yapsaydım kazanırdım. Yazık, top direkten dönmeseydi gol olacaktı. Yazık, kemerini bağlasaydı ölmeyecekti. Yazık, yeterince sevseydi evleneceklerdi. Yazık, çok yazık. Yaşamımızda o kadar çok yazık var ki.

Oysa yazık diye bir şey yoktur. Yeterince istememek vardır, yeterince emek harcamamak vardır. Yara almayı göze almamak vardır, anlamaya ve içselleştirmeye çalışmamak vardır.  Yaşamın içinde soluk soluğa kalırken, nefes almak için bir yer bulma çabası vardır.

Emeği kutsallaştıran insanlar içleri acısa da bugün kaybetse de sevinçlerini bir daracık yere sıkıştırsa da bir çiçeğin kokusu bile onlara yol gösterir. Emek hep tazedir, emek dağların boynuna sarılan kar kadar beyazdır, fırtınadan arta kalan bir dinginliktir emek.  Bir düş kadar berrak, yerini bulan sözcükler kadar net, bir öykünün kahramanı kadar dirençlidir emek.

Kazananlar yazık değil, yazıklar olsun der. Kazananlar “hoşça kal” değil, “güle güle” der. Kazananlar içinin kabaran yönünü türkülerle söyler. Bir şeyi istemekle başlar her şey; çok istemekle. Bir umudun soluğuyla yürümek ister ayakların. Kibritçi Kız yüreğiyle avucunu ısıtır umut. Neden yazık diyorsun, neden kaybettiklerini bir sözcüğün üzerine yüklüyorsun? İnsanın kimliği üzerine yüklediği anlamlarla biçimlenir. Yürek sancısı varsa, kazanma umudu sonsuza dek sürer. Yazık diyenler kaybedenlerdir, yazık diyenler söyleyecek sözü olmayanlardır, yazık diyenler feleğe düşman olanlardır.

Bir köprüyü karşıdan karşıya geçmek için o köprünün karşısına bakmasını bileceksin. Kendini tanımak kendine yenilmek değildir, kendini seveceksin. Sen güneşe hiç küsmeyeceksin ve bileceksin ki ne kadar kar yağarsa yağsın, gökyüzünde yağmur bulutları bitmeyen bir hüküm sürsün, şairin dediği gibi “güneşi içenlerin türküsünü söylenecektir”. O zaman yaşamın içine yapışan bağlamanın perdelerinde parmaklarının izini bırak, dalgalar ne kadar silse de kumların üzerinde ayak izini bırak, toprağa bir çiçek tohumu ek, dağların bulutlarına gözlerinden bir bakış bırak. Yaşamak sen olmaktır, yaşamak yazık sözcüğüne esir olmamaktır. Sustuğun yerde bir isyan başlar; sus o zaman.

GİDENLER, KALANLAR

GİDENLER, KALANLAR

Özer İSKENDER 13 Ekim 2026

Bir yerden bir yere tayin olan, gitmek zorunda kalan insanlar yaşamıştır bu duyguyu. Bir kenti terk ederken çoğu kez hüzün sarar insanı.  Hatta o kentten ayrılmayı isteyen kendiniz olsanız bile, gitmek hep bir hüzün barındırır içinde. Çünkü her gitme eylemi, hep giden ve kalan insanlar bırakır geride. O an yaşanılan her kötü şey unutulur. Yıllarca yakındığınız kent bile, o an anlamlı olmaya başlar. Sanki mistik bir hava sarar ortamı, bulutlar yağmurunu bırakacak gibi hissedersiniz. Ki hüzünler hep yağmurludur.

O kentte uzun süre kalmışsınızdır. Sokaklarında yürümüşsünüzdür, caddelerinde ışıklı mağazaları ezberlemişsinizdir, kentin kedilerini bile tanıyorsunuzdur. Bulutların daha çok hangi yönden geldiğini, karın ne zaman yağacağını öğrenmiş, hangi saatlerde sokakların boş olacağını biliyorsunuzdur. Her caddede, her sokakta ayak izleriniz vardır. Gökyüzüne gözleriniz bir bakış bırakmıştır.

Attila İlhan çok sevdiğim bir şiirinde “Ayrılık sevdaya dahil” demişti. Bir kenti terk ederken, o kentten hemen gitmiyorsunuz. Ki yaşadıklarınız, acılarınız, sevinçleriniz, sevdalarınız o kentten ayrılığınıza dahil oluyor.  Orada ürettiğiniz her şey, dostlarınız ve arkadaşlarınız ardınızdan geliyor.  Çoğu kez büyük bir çelişkidir ayrılık. Döne döne ilerleyen bir rüzgârın düşünsel dünyanızı tarumar etmesi gibidir. Yani yaşamda tarumar olan tek şey saçlarınız değildir.

Sonra başka bir kentte yaşamaya başlarsınız. Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni sokaklar, yeni yürek ağrıları. Terk ettiğiniz şehirle aranızda kurulan düşünsel ve duygusal bağ her geçen gün azalmaya başlar. Orada ortaklaşa yaptığınız birçok şey, ürettikleriniz, biçimlendirdikleriniz başka bir yöne doğru akar. Orada kurduğunuz her ilişkinin bağı zaman içinde azalmaya başlar. Aslında özlersiniz o kenti ama bir türlü gidemezsiniz. Çünkü yaşam farklı uğraşlara iter sizi. Aradan yıllar geçer ve bir şekilde o kenti, oradaki dostlarınızı ziyaret edersiniz. Ama ziyaret ettiğiniz o kent, dostlarınız artık sizin içsel dünyanıza ait değil gibidir.  Kent başka bir yöne akmıştır, dostlarınız başka bir yöne. Aslında siz de başka bir yöne akmışsınızdır. Zülfü Livaneli’nin türküsünde söylediği gibi; “Doğu dalga dalga vurdu / Taht bir yana şah bir yana”. Kenti ziyaret etmeniz bir sevinç katmıştır size ama buruk bir sevinç. Taht bir yana şah bir yana.

Her kent kendi hikâyesini yaşar, her insan kendi hikâyesini yazar.  Kentleri güzelleştiren şey, o kent içinde yaşanan hikâyelerdir. Ama her hikâye kendi yaşadığı sürece aittir. Ve yaşamda herkesin iz bırakacağı bir kent ve zaman vardır.

KAR

KAR

Özer İSKENDER 06 Ekim 2026

Daha dört yaşındayken yağan karın üzerine yatar, iz bırakırdım kar üzerinde. Kristalize bir şekeri andıran beyaz kar tanelerini havada gördüğümde mutluluktan uçardım. Yüzümü cama yapıştırıp, kar yağışını izlerdim. Bu kar sevdam yıllar boyunca hiç azalmadı. Hangi yaşta olursam olayım her kar yağdığında camdan cama koştum, pencereleri açıp tüm masumluğumla o beyaz sakinliğe dokunmaya çalıştım. Çocuk gibi ağzımı açarak kar tanelerini yutmaya çalıştım. Tabi ki bu heyecanlı süreci bir bilimsel altlığa bağlamak gerekliydi. Artık bilimsel anlamda araştıran, sorgulayan, hava ile ilgili yaşadığım süreçleri tecrübe anlamında öğrendiklerime katan birisi olmuştum. Hava tahmini yapmak, hobilerim dışında yaşamımın bir parçası haline gelmişti.

Çocukken, gençken yaşadığım il Trabzon’da Yoroz Burnu’na, rüzgâr yönüne bakıp hava tahmini yapardım. Yoroz Burnu tahminlerim için bir referanstı. Ayrıca bir termometrem, barometrem ve kendi yapmaya çalıştığım rüzgâr gülüm vardı. Henüz koca koca binalar yapılmamışken, evimizin penceresinden baktığımda Atatürk Köşkü’nü, Karlık Tepe’yi görürdüm. Hem pencereden hem de evimizin açık terasından Yoroz Burnu, Boztepe, deniz ve D.Karadeniz Dağları gözükürdü.  Sea Effect Snow (Deniz etkisiyle kar yağışı) şeklinde denizin üzerinden karaya doğru ilerleyen kar yağışını gözlemlemek yaşamımdaki en büyük zevkimdi.  Sonbahar gelince ilk önce D.Karadeniz Dağları’na, sonra Karlık Tepe’ye kar yağardı. Atatürk Köşkü’ne ilk kar yağdığında ise çok heyecanlanırdım. Çünkü Köşk’e kar yağdığında, şehir merkezine en kötü ihtimalle karla karışık yağmur yağardı. Bu durum benim en çok sevdiğim mevsim olan kış mevsiminin geldiğini gösterirdi.

Evimizin kuzey tarafında yüksek bir çam ağacı vardı. Rüzgâr sert estiğinde, çam ağacı genellikle batı -doğu yönünde eğilirdi ve ıslık gibi bir ses çıkardı. O ses beni müthiş cezbederdi. Ki o ses süreç içinde havanın karışacağının bir göstergesiydi. Bir de genellikle kış mevsiminde uzun süre devam eden kıble ve lodoslu günler yaşardık. Kış ortasında hava sıcaklığı yirmili dereceleri bulurdu. Bu havaları da çok severdim. Hem rüzgârın yanağımızı okşadığına inanırdım hem de bilirdim ki bu havaların sonucunda genellikle soğuk ve yağışlı bir süreç gelecek. Aslında bilimsel olarak soğuk cephe öncesi sıcak cephenin girişiydi veya batıda oluşan Omega Blocking hadisesinin doğusunda kalmamızla ilgili bir durumdu. Sabırla soğuk girişini beklerdim.

Her kar yağdığında, benim gibi hava olaylarına ve kar yağışına meraklı bir arkadaşımla Boztepe’nin yolunu tutardık. Rahmetli annem ben Boztepe’ye gitmeden önce fındık kavururdu. Ceplerimi sıcacık fındıkla doldururdum. Ceplerimdeki fındıkların sıcaklığı yürürken beni ısıtırdı veya öyle hissederdim. Arkadaşımla yürürken bir taraftan fındık yer, bir taraftan kar örtüsündeki değişimi gözlemlemeye çalışırdık. Boztepe’nin en yüksek noktasına çıktığımızda, cetvelle kar örtüsünü ölçerdik ve şehirdeki örtüyle karşılaştırırdık. Bazense soğuğa aldırmadan daha yüksekte olan Çukurçayır’a yürürdük.  Arkadaşımın Çukurçayır’da evleri ve yakın akrabaları vardı. Akrabalarının evine gidip sobanın üstünde pişen yemekten yerdik ve köy ekmeğini yemeğe katık ederdik. Yaşamımda yediğim en lezzetli yemekleri o köy evlerinde yemişimdir. Şimdi o köy evlerinin yerini koca koca binalar aldı..

Anlatmaya devam etmeyeceğim. Ki yazdığım yazı yine çok uzun oldu ve insanlar uzun yazıları okumuyorlar. Attila İlhan’ın “Kar Kasidesi” isimli şiirinden bir bölümle yazımı bitireyim:

 

Uzun rüzgârlar karanlığın dalgın sansarları

Atlayıp dağıtırlar telaşlarıyla ürperen karları

Sihirli bir lambadır bardaktaki güller gecede.

YAŞAM SORGULAMASI

YAŞAM SORGULAMASI

Özer İSKENDER 28 Eylül 2026

Sanal dünya diyoruz, bizlerin şartlı reflekslerin esiri olduğunu söylüyoruz, Yapay Zeka, dünyanın sahibi alacak diyoruz. Peki ellerimizle yüzümüze dokunduğumuz kendi etimiz değil mi? Dilimizden dökülen sözcükleri başkaları mı söyletiyor bize? Kıvrım kıvrım yürüdüğümüz yolları kendi ayaklarımızla yürümüyor muyuz? Soru sora sora büyümüyor muyuz? Dermansız dert olsa bile derman aramıyor muyuz?

Dünyayı sanal hale getiren biziz, ellerimizle yüzümüze dokunmayan biziz, yürüdüğümüz yolları gurbet kılan biziz, toprakta bir çiçek büyürken, o çiçeği koparan biziz. Sisler altında güneşi beklemeyen biziz, sözcükleri düğüm düğüm eden biziz.

Yetmedi mi bir bitkinin gövdesine tutunmamız, kömür ateşlerinin isi altında kalmamız, yazı yazmasını bilmeyenlerin esiri olmamız yetmedi mi? Sanki gün bir radyodan yükselen marş sesiyle başlıyor, sanki düşündüğün şeyler insanların dudaklarından çıkacak sözcüklere bağlı kalıyor. Türküde diyor ya; “Ben ayrılmaz idim felek ayırdı”, felek insanları yalnızca ayıran olgu muydu?

İki dağın arasında başladı öykümüz. Ve dağları aşmak gibi bir hikâyemiz oldu. İki dağın arasından bir ırmak geçti, o ırmağı aşmak oldu öykümüz. Şiir yazdık, türkü söyledik, ağladık, dolduk. Şiir yaşamın kıyısında yaşamaksa, öykü yaşamın ortasında varolmaktı. Yaşamın ortasında varolduk. Ve kendi öykümüzü yazarken, nasıl sert şiirler söyledik. Irmakları aştık, dağları aştık. Şiirde söylendiği gibi doğdukları yerde ölenler gibi olmadık. Ama Dünya kuşattı bizi, neon ışıkları sardı gövdemizi. Yazmayı unuttuk, konuşmayı unuttuk, sevmeyi unuttuk. “Sevdalı gelin öldürdün beni” demeyi unuttuk.

Bir kaynaktan doğarken, bu kadar saf ve temizken nasıl zifin çiçeklerinin ağusuna kandık?  Bu dünyayı kimliksiz kılanlar nasıl bizi de kimliksiz kıldı? Şimdi biliyoruz ki lal olmuş dillerimizle konuşmayı şehvetle özlüyoruz. Gözlerimize yapışıp kalan bir geyiğin ürkekliğiyle yaşama yabancılaşmış gibi bakıyoruz. Sevmek tüketmemektir, güzel olan ne varsa tüketiyoruz. Yaşam buysa eğer, neden yaşıyoruz?

İNSAN VE İNSAN

İNSAN VE İNSAN

Özer İSKENDER 21 Eylül 2026

Bazen futbol mutlu ediyor insanı. Hatta sevdiğin takım önemli bir maç kazanınca, sabaha kadar spor programlarını izleyerek kendine bir anlam yüklüyorsun. Bazen denizin üzerinde ilerleyen yağmuru izliyorsun ve bulunduğun yerde başlayınca yağmur mutlu oluyorsun. Bazen yağmur sonrası toprak kokusu ve nemi azalmış gökyüzünde parlayan güneş içini ısıtıyor. Kimi zaman uzun süre konuşmadığın dostlarınla konuşunca, kimi zaman sevdiğin bir şarkıyı dinlediğinde, kimi zaman çok sevdiğin dizi yaz tatili sonrası yeni bölümleriyle başladığında. Seni ne kadar mutlu edeceğini hissettiğin şeyler, senin yaşamına ve psikolojik dünyana denk düşen şeylerdir.

Ama asıl mutluluk nedir biliyor musun? Kendi düşünsel dünyandan hırsı, intikamı, nefreti yok edebilmektir. İnsanlar yaş alırlar ve her alınan yaş ağaçlardaki çizgiler gibi izler bırakır.  Yaş aldıkça insanlar doğru kavramının intikam ve nefretten çok daha anlamlı ve gerçek olduğunu öğrenirler. Geçmişte sana yapılan yanlışı değil de her olayı kendi içindeki doğrularla değerlendirirsin. Aldığın her karar ve davranış modelin asla hırs, nefret ve intikamla biçimlenmez. Bu durum yalnızca aldığın yaşla açıklanmaz tabi ki. Düşünsel dünyası derin olan insanların, soru sormasını soran insanların ve önyargıdan arınmış insanların yaşamı modellemesiyle ilgili bir durumdur bu.

Kan davası ilkel toplumların feodalitesi içinde tanımlanır. Aslında feodal yapıyla birlikte, egosal ve psikolojik bir durum barındırır kan davası kendi sosyolojisinde. Kan davası ilkelliği son süreçte oldukça azalmıştır. Artık insanların öldürüldüğü bir biçimden, başka bir şekle evrimleşmiştir. Ego, hırs, nefret, intikam duyguları insan psikolojisi içinde başka şekillere dönüşmüştür. İş dünyası savaşları, aynı siyasi düşünce içindeki savaşlar, arkadaş ortamları içindeki savaşlar daha doğrusu insanların toplumsal anlamda yaşadıkları her yerdeki savaşlar yeni ve çağcıl bir kan davası modelini ortaya çıkarmıştır.  Yani insanlar çağdaşlaştıklarını veya düşünsel anlamda ileri gittiklerini iddia etseler de ilk çağlardan beri içlerine genetik olarak kodlanmış ilkelliklerini başka bir şekilde yaşamaktadırlar, yaşatmaktadırlar.

İnsanlardan kaçmak, yaşamın dinamizminden kaçmak, iş dışındaki zamanlarını evde daha çok geçirmeyi istemek, futbol ve dizi gibi popüler kültür içindeki olgularla teselli bulmak vs. gibi davranış modelleri yeni insanı en iyi anlatan modellerdir. Yeni Dünya Düzeni aslında insanın etinden, sütünden yararlandıktan sonra onu yalnızlaştırmak istemektedir. Ve bunu yaparken kullandığı yöntemlerden birisi, yeni bir kan davası modeli oluşturmaktır.  Kendilerini diğer canlılardan daha üstün gören insanlar, aslında yüzü parlatılmış ilkel bir canlı türüdür. İşin kötü tarafı bu ilkelliklerinin asla farkında olmamalarıdır.

En başta söylediğim gibi iz bırakmayı becererek yaşadığın süreç, seni ilkellikten kurtaran süreç olabilir.  Kendi kendinle konuşmalısın. Kendi kendiyle konuşmasını becerebilen insan, doğru kavramının yolunu bulma olasılığını içinde barındırabilen insandır. Hırs, intikam, nefret kavramlarının ne olduğunun farkına varabilen insan, ilkellik halkasından ayrı yeni bir halka oluşturmaya başlamış bir insandır.

  1. KAZANMAK, KAYBETMEK
  2. YANLIŞLAR DOĞRULARDAN DAHA DOĞRU OLABİLİR
  3. KARALAMA
  4. GEMİ

Sayfa 1 / 6

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com