Sabahın erken saatleri. Bir temizlik görevlisi tozlu süpürgesiyle sokağın ortasında. Toz yiyor ağlamaklı gözleriyle. Çamurlu gözyaşlarının izi hala o sokaktadır. Şöyle bir cümle geçiyordu bir sinema filminde; "Unutulmuş adamlar en tehlikeli adamlardır"… Bu işçi kardeşim tehlikeli miydi, değil miydi bilemiyorum ama onurlu yüreğiyle bu dünyada yaşıyordu…
Can Yücel ne güzel anlatmıştı o çok sevdiğim şiirinde:
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi…
Sonra bir kamyonetin arkasında fındık işçilerini gördüm. Sabah güneşinin kızıllığı yüzlerine vuruyordu ve güneşin doğduğu yöne doğru gidiyordular. Herkes fındık toplamanın bir rutin olduğunu sanır. Fındık toplamak bir dünyadır ve dünyada yaşamak zordur. Ki daha önceleri fındığa yüklenen anlamın büyüklüğünü bilen insanlar vardır. Yağan ahmak ıslatan yağmurda ve sırtına yapışan gömleğiyle fındık toplayan insanları gördüm; saçları gözlerinin önünü kapatıyordu.
Pamuk elleriyle bir kız saçlarını tarıyordu
Yeni cilalanmış tırnaklarıyla
Saçlarının yumuşaklığını hissediyordu
Pencereden bir rüzgar esiyordu
Ve odasının perdesini savuruyordu…
Biraz sonra kahvaltısını yapacaktı
Süt, yumurta, peynir, karpuz ve kızarmış ekmek
Oysa ki fındık toplayanlar
Öğle yemeğini yiyecekti…
Bu nasıl kader?
Sokakta çocuklar misket oynamıyordu henüz. Caminin önündeki çay ocağında ise yaşı hayli ilerlemiş insanlar çay içiyordu. Kanı çekilmiş gözleriyle, tavşan kanı çayı içiyordular. Gözleriyle içiyordular… Eğilip oturdum orada bir iskemleye. Şaşkın gözlerle süzdüler beni; burada ne işim var gibi. Gözleri masmavi bakan birisi, “arkadaşa bir çay ver” dedi. Ama konuşmadı ama sustu ben çayımı yudumlarken. Ben bir çay daha söyledim, beraberce sustuk. Çay paralarını ödemek istedim. Altı kırışmış mavi gözleriyle çaycıya “para alma” işareti yaptı. Ben teşekkür ederek kalktım. Sonra anladım; acı bazen susan gözlere, sus payına yapışırmış. Kim bilir acıya alışmış nice insanlar vardır; saatlerce konuşmadım…
Caddeleri telaşlı insanlar doldurmaya başlamıştı. Sokak köpekleri kaldırımlara uzanmıştı. Köpeklerden korkan kızlar karşı kaldırıma geçiyordu. Hayvansever kadınlar ise köpeklerin başını okşuyordu. Simitçilere sıcak simitler gelmiş, önünde kuyruk birikiyordu. Lokantalarda çorba içen adamlar, dükkanının önünü yıkayan insanlar, ağaçlardan düşen sarı yapraklar, müşteri almak için birbiriyle yarışan dolmuşlar…
Yaşamamızın nedeni neydi? Hangi anlam arayışının kölesi olmuştuk? Ayaklarımızı yürüten komutu kim vermişti? Kim bize saçlarımızı tara demişti, kim gömlek giy? Yaşamak için para kazanmak gerekli, yaşamak için çalışmak gerekli, yaşamak için yemek yemek gerekli... Kim yaşamamıza karar vermişti?