Cehaletin Konforu

Cehaletin Konforu

Eskiden cehalet ayıptı.
İnsan bilmediğini saklar, öğrenmeye çalışırdı.
Şimdi ise bilmemek değil; bilmek, istememek revaçta.

Öyle bir noktaya geldik ki;
gitmediği filmi eleştiriyor,
görmediği oyuna “olmamış” diyor,
okumadığı kitap hakkında uzun uzun konuşabiliyor insan.

Hem de öyle bir özgüvenle ki…
Sanırsın yönetmeniyle birlikte çekmiş filmi,
yazarıyla birlikte yazmış kitabı.

Hatta yetmiyor.
sorulmasını istiyor.
Fikrinin alınmasını bekliyor.
Çünkü o, her şeyi biliyor.

Ya da bildiğini sanıyor.


Bir de işin teknoloji tarafı var.
Orası daha çetrefilli.

Teknolojiye ayak uyduramıyor…
Uyduranları da pervasızca eleştiriyor.

Neden?
Çünkü bilmiyor.
Yapamıyor.
Öğrenmek istemiyor.

Ama kabullenmek de zor geliyor.

O yüzden ne diyor?
“Bu çalıntı…”
“Bu düzmece…”
“Onu o yazmadı…”

Böyle diyerek meseleyi kapattığını sanıyor.
Kendi eksikliğinin üstünü örtüyor.

Ama iş kendi işine geldi mi?
Birden fikir değişiyor:

“Bu gerekli.”

Bakıyorsun…
Doktora gidiyor.
Kan tahlilini makine yapıyor,
filmini bilgisayar çekiyor,
sonuçları sistem veriyor.

Doktor da o verilere bakıp teşhis koyuyor.

Soruyorsun:
“Doktor doktorluğundan bir şey mi kaybetti?”

Cevap yok.
Ya da kısa bir geçiştirme:

“O öyle değil…”

Tabii öyle değil.
Çünkü orada işine geliyor.

Ama aynı insan, başka bir yerde teknolojiyi küçümsüyor,
bilimi sorguluyor,
emek veren insanı değersizleştiriyor.

Çünkü anlamıyor.

Anlamadığı şeyi reddetmek,
öğrenmekten daha kolay.


Çünkü bilmek zahmetlidir.
Okumak zaman ister.
Araştırmak sabır ister.
Düşünmek ise insanın kendiyle yüzleşmesini gerektirir.

Kim ister bunu?

Cehalet daha kolaydır.
Konforludur.
İnsanı yormaz.

Sorgulamazsan, yanlış yaptığını da fark etmezsin.
Fark etmezsen de huzurun bozulmaz.

İşte tam da bu yüzden,
cehalet artık bir eksiklik değil,
bir sığınaktır.

Ama işin tehlikeli tarafı şu:
İnsan bilmediğini bilmiyor artık.

Herkes emin.
Herkes net.
Herkesin her konuda bir fikri var.

Ama kimsenin şüphesi yok.

Oysa bilgi insanı sessizleştirir.
Şüphe ettirir.
“Acaba?” dedirtir.

Cehalet ise tam tersidir:
Bağırır.
Kesin konuşur.
Asla tereddüt etmez.

Ekranlara bakın, meydanlara bakın…
En çok konuşanlar kim?

En çok bilenler mi?
Yoksa en az düşünenler mi?

Cevap ortada.

Çünkü bu çağda bilgi değil,
gürültü değer görüyor.

Ve ne yazık ki,
gürültü çoğu zaman hakikatin önüne geçiyor.

Sonra dönüp soruyoruz:
“Nasıl bu hale geldik?”

Cevap aslında basit:
Konforumuzu bozmadık.

Bilmek yerine inanmayı,
araştırmak yerine tekrar etmeyi,
düşünmek yerine konuşmayı seçtik.

Ve cehaletin o rahat koltuğuna oturduk.

Kalkmak da istemedik.