Üçüncü Olan Hakikat

Bir hikâye düşünün…
Charlie Chaplin sahneye çıkıyor. Ama kendi adıyla değil. Kendi suretinin taklidi olarak. Jüri karşısında, kendisinin en iyi taklidini yapanları izliyor… ve yarışmaya katılıyor. Sonuç? Üçüncülük.

Gerçek mi? Belki değil.
Ama hakikat mi? Kesinlikle.

Şimdi bu hikâyeyi alalım, bizim memlekete getirelim. Sahneye Ciguli çıksın. Kemanı elinde, yüzünde o kendine has ifade… Ama jüri onu tanımıyor. Çünkü jüri, Ciguli’yi değil, Ciguli’nin “abartılmış versiyonunu” arıyor.

Ve işte burada başlıyor bizim hikâyemiz…


Abartının Cumhuriyeti

Biz abartıyı severiz.
Az olanı değil, çok olanı…
Sakin olanı değil, bağıranı…
Gerçek olanı değil, “daha gerçek gibi görüneni…”

Felsefe burada devreye girer. Friedrich Nietzsche bir yerde der ki: “İnsanlar gerçeği değil, kendilerine iyi hissettiren yalanları tercih eder.”

Biz de tam olarak bunu yapıyoruz.

·                     Futbolda bir oyuncu iyi oynadı mı? “Dünyanın en iyisi!”

·                     Kötü mü oynadı? “Çöp!”

·                     Ekonomi biraz düzeldi mi? “Uçuyoruz!”

·                     Sıkıntı mı var? “Bittik!”

Orta yok. Denge yok. Ölçü yok.

Çünkü ölçü sıkıcıdır.
Abartı ise eğlencelidir.


Gülünecek Hâle Gülmek

En tehlikelisi ne biliyor musunuz?

Artık trajedilere bile gülüyoruz.

Eskiden komedi, acıyı hafifletirdi.
Bugün ise acının kendisi komediye dönüştü.

Bir futbol kulübü milyonlarca dolar borç içinde…
Ama transfer haberi gelince coşuyoruz.

Bir oyuncuya servet ödüyoruz.
Sonra üç maç kötü oynayınca yerden yere vuruyoruz.

Ve sonra yine alkışlıyoruz.

Bu bir döngü.
Ve bu döngünün yakıtı: abartı.


Futbol: Modern Tiyatro

Futbol artık sadece futbol değil.
Bir sahne.

Oyuncular aktör, teknik direktörler yönetmen, taraftar ise hem seyirci hem eleştirmen.

Ama en büyük fark şu:

Burada senaryo yok.
Ama herkes rol yapıyor.

Bir oyuncu düşünün…
Orta sahada topu alıyor, hafif bir temas… ve kendini yere bırakıyor.

Bu bir refleks değil.
Bu öğrenilmiş bir davranış.

Çünkü biliyor:
Abartırsan kazanırsın.

Hakem de bu oyunun parçası.
Tribün de.
Yorumcular da.

Ve biz… ekran başında…
Bu tiyatroyu gerçek sanıyoruz.


Dolarlar ve Alkışlar

Futbol kulüpleri borç batağında…
Ama transfer sezonu açıldığında dolarlar akıyor.

Niye?

Çünkü biz başarıyı değil, başarı görüntüsünü satın alıyoruz.

Bir oyuncunun fiyatı ne kadar yüksekse, o kadar iyi olduğuna inanıyoruz.
Bir kulüp ne kadar para harcıyorsa, o kadar güçlü görünüyor.

Bu sadece ekonomi değil.
Bu bir algı yönetimi.

Ve biz bu algının gönüllü seyircileriyiz.


“Başarı İçin Her Şey Mübah”

İşte en tehlikeli cümle…

“Başarı için her şey mübah.”

Bu cümle bir yerden sonra şunu doğurur:

·                     Hile normalleşir

·                     Yalan kabul görür

·                     Adalet ikinci plana atılır

Ve sonra herkes kazanmak ister…
Ama kimse nasıl kazandığını sorgulamaz.

NiccolòMachiavelli’nin adı sıkça bu noktada anılır. Ama çoğu kişi onu yanlış anlar. Mesele “her yol mubahtır” demek değil; mesele, insanların buna ne kadar çabuk razı olduğudur.


Üçüncülüğün Hikmeti

Gelelim tekrar başa…

Chaplin neden üçüncü oldu?

Çünkü o abartmadı.
Çünkü o rol yapmadı.
Çünkü o kendisiydi.

Ama jüri, “daha fazlasını” istedi.
Daha büyük mimikler…
Daha keskin hareketler…
Daha fazla “gösteri”…

Ve belki de o yüzden kaybetti.

Ama düşünün…
Bugün hâlâ Chaplin’i konuşuyoruz.
Üçüncü olanları değil.


Kendin Olmak Yetmez Artık

Bugünün dünyasında kendin olmak yetmiyor.
Biraz daha yüksek sesle konuşman gerekiyor.
Biraz daha büyük oynaman…
Biraz daha fazla görünmen…

Yoksa seni fark etmiyorlar.

Ama şunu da unutmayalım:

Abartı bir noktadan sonra gerçeği yok eder.
Ve gerçeğin olmadığı yerde başarı değil, sadece gösteri kalır.

Belki de bu yüzden…

Bir gün gerçekten iyi olan biri çıkar,
Sahneye gelir,
Kendi gibi olur…

Ve yine üçüncü olur.

Biz de alkışlarız.

Cehaletin Konforu

Eskiden cehalet ayıptı.
İnsan bilmediğini saklar, öğrenmeye çalışırdı.
Şimdi ise bilmemek değil; bilmek, istememek revaçta.

Öyle bir noktaya geldik ki;
gitmediği filmi eleştiriyor,
görmediği oyuna “olmamış” diyor,
okumadığı kitap hakkında uzun uzun konuşabiliyor insan.

Hem de öyle bir özgüvenle ki…
Sanırsın yönetmeniyle birlikte çekmiş filmi,
yazarıyla birlikte yazmış kitabı.

Hatta yetmiyor.
sorulmasını istiyor.
Fikrinin alınmasını bekliyor.
Çünkü o, her şeyi biliyor.

Ya da bildiğini sanıyor.


Bir de işin teknoloji tarafı var.
Orası daha çetrefilli.

Teknolojiye ayak uyduramıyor…
Uyduranları da pervasızca eleştiriyor.

Neden?
Çünkü bilmiyor.
Yapamıyor.
Öğrenmek istemiyor.

Ama kabullenmek de zor geliyor.

O yüzden ne diyor?
“Bu çalıntı…”
“Bu düzmece…”
“Onu o yazmadı…”

Böyle diyerek meseleyi kapattığını sanıyor.
Kendi eksikliğinin üstünü örtüyor.

Ama iş kendi işine geldi mi?
Birden fikir değişiyor:

“Bu gerekli.”

Bakıyorsun…
Doktora gidiyor.
Kan tahlilini makine yapıyor,
filmini bilgisayar çekiyor,
sonuçları sistem veriyor.

Doktor da o verilere bakıp teşhis koyuyor.

Soruyorsun:
“Doktor doktorluğundan bir şey mi kaybetti?”

Cevap yok.
Ya da kısa bir geçiştirme:

“O öyle değil…”

Tabii öyle değil.
Çünkü orada işine geliyor.

Ama aynı insan, başka bir yerde teknolojiyi küçümsüyor,
bilimi sorguluyor,
emek veren insanı değersizleştiriyor.

Çünkü anlamıyor.

Anlamadığı şeyi reddetmek,
öğrenmekten daha kolay.


Çünkü bilmek zahmetlidir.
Okumak zaman ister.
Araştırmak sabır ister.
Düşünmek ise insanın kendiyle yüzleşmesini gerektirir.

Kim ister bunu?

Cehalet daha kolaydır.
Konforludur.
İnsanı yormaz.

Sorgulamazsan, yanlış yaptığını da fark etmezsin.
Fark etmezsen de huzurun bozulmaz.

İşte tam da bu yüzden,
cehalet artık bir eksiklik değil,
bir sığınaktır.

Ama işin tehlikeli tarafı şu:
İnsan bilmediğini bilmiyor artık.

Herkes emin.
Herkes net.
Herkesin her konuda bir fikri var.

Ama kimsenin şüphesi yok.

Oysa bilgi insanı sessizleştirir.
Şüphe ettirir.
“Acaba?” dedirtir.

Cehalet ise tam tersidir:
Bağırır.
Kesin konuşur.
Asla tereddüt etmez.

Ekranlara bakın, meydanlara bakın…
En çok konuşanlar kim?

En çok bilenler mi?
Yoksa en az düşünenler mi?

Cevap ortada.

Çünkü bu çağda bilgi değil,
gürültü değer görüyor.

Ve ne yazık ki,
gürültü çoğu zaman hakikatin önüne geçiyor.

Sonra dönüp soruyoruz:
“Nasıl bu hale geldik?”

Cevap aslında basit:
Konforumuzu bozmadık.

Bilmek yerine inanmayı,
araştırmak yerine tekrar etmeyi,
düşünmek yerine konuşmayı seçtik.

Ve cehaletin o rahat koltuğuna oturduk.

Kalkmak da istemedik.

SENET Mİ İMZALADIK?

(İlk 45 dakikanın sonunda yazılmıştır)

Çok aksiyonlu bir lig yaşıyoruz.
Hakem atamaları, yönetici demeçleri, kararlar, kura çekimleri…
Ne yapılırsa yapılsın kimseyi ikna etmiyor.
Herkesin aklında aynı soru:
“Acaba bunun altında ne var?”

Fenerbahçe inanmıyor.
Galatasaray inanmıyor.
Trabzonspor inanmıyor.
Beşiktaş inanmıyor.

Kısacası ligde kimsenin kimseye güveni yok.
Ne federasyona… ne de MHK’ya…

Peki neden?


Bitmeyen Yol Hikayesi

Türkiye Kupası ayrı bir muamma…
Trabzon Perşembe Samsun deplasmanında…
Dönüşte Konya…
Diğer takımlar maçını oynayıp evinde dinlenirken, Trabzonspor hâlâ yollarda…

Yoldayken bir kura daha!
Adres: Ankara…
Sanki Trabzon’a dönmesin diye ekstra çaba var.

Buradan küçük bir öneri:
Eğer Trabzonspor finale kalırsa,
maçı Mozambik’e alın… tam olsun!


Gelelim Maça…

İlk 15 dakika…
Onana, Samsun maçının devamını oynuyor adeta.
Kurtarış üzerine kurtarış…

Bu kadar dar kadroyla hem ligde hem kupada buraya gelmek bile başlı başına başarı.

Ama tablo ortada:

  • Sol bek, stoper oynuyor
  • Kaleci libero gibi
  • Forvet, savunmaya yardıma geliyor

Bir rivayete göre 40 yaşına yaklaşan Nwakaeme hâlâ sahada savaş veriyor.
İnsan sormadan edemiyor:
Onuralp oynasa ne kaybederdik?


Yorgunluk mu, Plansızlık mı?

Bu takım:
Konya’dan dönecek → Göztepe
Sonra İstanbul → Beşiktaş
Sonra Ankara → Gençlerbirliği
Sonra tekrar Trabzon…

Bitmeyen bir döngü.

Ama mesele sadece yorgunluk değil…

İkincilik ihtimali var ama sahadaki oyun,
o hedefin yanından bile geçmiyor.

  • Hatlar kopuk
  • Plan yok
  • Aynı oyun, aynı hatalar

Nwakaeme sahada ama takım 10 kişi gibi…
Ozan formdayken neden yedek?


Ve Kaçınılmaz Son…

Goller peş peşe geliyor…
İlk 45 dakika: 2-0

Transferde aldıklarımız kulübede…
Gönderdiklerimiz başka takımlarda parlıyor.

Bu da ayrı bir hikâye…


Asıl Soru Şu:

Komplo teorisi demeyin ama…

Her Fenerbahçe puan kaybettiğinde,
bizim de puan kaybetmemiz tesadüf mü?

Yoksa gerçekten…
“Fener ikinci olacak, biz üçüncülüğe razıyız” diye bir senet mi imzaladık?


Son Söz

Bahane üretmeye gerek yok.
Gerçek çok net:

Olmuyor. Yapamıyoruz.

B planı yok.
Aynı nakaratlar, aynı açıklamalar, aynı patinaj…

Eğer büyük takımsak,
artık büyük takım gibi tepki verme zamanı.

Yoksa sadece bu sezonu değil,
önümüzdeki seneyi de heba ederiz.

Şiddetin Kaynağı Ekran mı, Hayat mı?

Son günlerde yine tanıdık bir tartışma ısıtılıp önümüze konuyor:

“Gençler şiddete eğilimli çünkü mafya dizileri var.”

Çözüm önerisi de hazır: Yasaklayalım, kaldıralım, susturalım.

Peki gerçekten mesele bu kadar basit mi?

Adı üstünde, dizi. Sinema. Kurgu. Elbette etkisi vardır, kimse bunu inkâr etmiyor. Ama asıl soruyu sormadan verilen her cevap, gerçeğin etrafında dolanıp durmaktan başka bir şey değil.

Bu çocuklar neyi izliyor, evet… ama daha önemlisi neyi yaşıyor?

Bir çocuk sabah evden çıkarken anne-babasının tartışmasına tanık oluyorsa, akşam eve döndüğünde sofrada eksik olan sadece yemek değil huzursa, o çocuk için en sert sahne bir televizyon dizisi değil, kendi hayatıdır.

Bugün mahallede en çok ne konuşuluyor?

Geçim derdi.

Evde en çok ne hissediliyor?

Gerginlik. Sokakta en çok ne görülüyor?

Tahammülsüzlük.

Otobüste yer verme kavgası, trafikte yol verme tartışması, komşular arasında bitmeyen sürtüşmeler… Bunlar bir dizinin sahnesi değil, hayatın ta kendisi. Ve çocuklar bu hayatın tam ortasında büyüyor.

Bir baba düşünün…

Eve bir kilo et götüremediği için sessizleşen, içten içe çöken.

Bir anne düşünün…

İş bulamamanın ağırlığıyla her gün biraz daha içine kapanan.

Bir ev düşünün…

Elektriği kesilmiş, faturalar birikmiş, umutlar ertelenmiş.

Şimdi soralım:

Bu evde büyüyen bir çocuk, şiddeti televizyondan mı öğrenir, yoksa hayatın sertliğinden mi?

Şiddet sadece yumruk değildir.

Şiddet bazen sessizliktir.

Bazen ilgisizliktir.

Bazen de çaresizliğin insanın içine çöktüğü o ağır duygudur.

Gençlerin içe kapanması, sosyal çevreden uzaklaşması, öfkeye daha yatkın hale gelmesi… Bunlar bir dizinin yan etkisi değil, uzun süredir ihmal edilen bir gerçeğin sonucudur.

Eğitim konuşulmadan, aile içi huzur sağlanmadan, ekonomik yük hafiflemeden, çocukların yüzü güldürülmeden sadece ekranı karartarak neyi çözebiliriz?

Bir şeyi yasaklamak, onu ortadan kaldırmaz.
Ama bir çocuğun hayatına dokunmak, her şeyi değiştirebilir.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

“Biz çocuklara neyi izletiyoruz?” değil…

Onlara nasıl bir hayat yaşatıyoruz?

Çünkü mesele ekran değil.

Mesele, o ekran kapandığında geriye kalan hayattır.

İnsan, Kendi Yükünü Taşıyarak Büyür

İnsan çoğu zaman içinde bulunduğu hayatı ağır bulur. Eksik gördüklerini, yetişemediklerini, kaçırdıklarını sayar durur. Oysa aynı hayat, başka birinin ulaşamadığı bir düş olabilir. Bizim sıradan sandığımız sabahlar, başkasının bir daha hiç göremeyeceği manzaralardır belki de. Bu yüzden insan, bazen sahip olduklarını fark edebilmek için kaybetmenin eşiğine gelmek zorunda kalır. Değer, çoğu zaman yokluğun gölgesinde anlaşılır.

Kalp yorulduğunda dünya da daralır. Sevgi çekildi mi, geriye soğuk bir boşluk kalır. İnsan o boşlukta kendine bile yabancılaşır. Herkes konuşur ama kimse duymuyormuş gibi gelir. Kalabalıkların ortasında yapayalnız kalmak işte tam da budur. Sevgi bitince mekân da anlamını yitirir, zaman da. Çünkü insanı yaşatan şey sadece nefes almak değil, bir yere ait hissedebilmektir.

Ama hayat, güzel günleri kapıya kadar getirip zili çalmaz. İnsan çoğu zaman o günlerin yolunu kendi adımlarıyla aşındırmak zorundadır. Beklemek, umut etmek elbette gerekir fakat sadece bekleyerek hiçbir kapı açılmaz. Ayağa kalkmak, düşe kalka yürümek, yorulsan da devam etmek gerekir. Güzellik, oturduğun yere gelmez, sen ona doğru yürüdükçe yol olur.

Bu yürüyüşte en zor sınavlardan biri sabırdır. Sabır, dişini sıkıp yüzünü asarak beklemek değildir. Asıl sabır, içi kanarken bile hayata küsmeden durabilmektir. Acıyı inkâr etmeden, onu hayata düşman etmeden taşımaktır. İnsan bazen kırılır, bazen yıkılır ama yüzündeki ifadeyi hayata karşı bir silaha çevirmemeyi öğrenirse, işte orada güç başlar.

Kimi zaman da insanın önüne iki yol çıkar: Kalmak ya da gitmek. Dışarıdan bakıldığında gitmek kolay gibi görünür. Oysa alıştıklarını geride bırakmak, bildiğin acıyı bilinmeyen bir ihtimale tercih etmek büyük yürek ister. Kalmak bazen korkunun, gitmek ise cesaretin adıdır. İnsan her gidişte biraz eksilir ama bazen de ancak giderek hayatta kalır.

Hayatın belki de en ağır yüklerinden biri, kimsenin elinden tutmadığı anlarda insanın kendi omzuna yaslanmak zorunda kalmasıdır. Kimse aramadığında, kimse sormadığında, kimse “iyi misin?” demediğinde… İnsan, kendi kendine “geçecek” demeyi öğrenir. Kendi yarasını kendi sarmayı. Bu zorunlu yalnızlık, insanı ya sertleştirir ya da olgunlaştırır. Hangisi olacağı, kalbinin hangi tarafına yaslandığına bağlıdır.

İşte insan tam da bu noktada değişir. Dışarıdan destek gelmediğinde, içerden bir ses yükselir. “Dayan” der, “kalk” der, “henüz bitmedi” der. O ses, insanın en gerçek dostudur. Kalabalıklar dağıldığında geriye kalan tek şey odur. Ve çoğu insan, hayatının en büyük adımlarını işte o sessiz konuşmalar sayesinde atar.

İnsan, acıyla tanışmadan derinleşmez. Kaybetmeden kıymeti öğrenmez. Yanılmadan doğruyu ayırt edemez. Hayat, okşayarak değil, sarsarak öğretir çoğu zaman. Ama her sarsıntı yıkım değildir; bazıları yeniden inşa içindir. Yeter ki insan, başına geleni sadece bir ceza değil, bir çağrı gibi de okuyabilsin.

Bazen şunu fark ederiz: En çok şikâyet ettiğimiz şeyler, aslında bizi bugün ayakta tutan basamaklardır. O zor günler olmasaydı, bugünkü gücümüz de olmazdı. O kırılmalar olmasaydı, kalbimiz bu kadar genişlemezdi. Hayat, insanı inciterek değil; insan, incinerek büyür.

Ve bir gün dönüp baktığımızda, “iyi ki” dediğimiz şeylerin çoğu, zamanında “neden ben?” diye sorduğumuz anlardır. O yüzden insan, yaşarken anlam veremediği şeylerin kıymetini sonradan anlar. Hayat, cevabını hemen vermez; sabredenlere saklar.

Sevgi, umut, inat, direnç… Bunların hepsi insanın içinden çıkar. Dışardan gelen sadece kıvılcımdır; ateşi yakan içeridedir. Kimse gelip de bir insanın yerine yaşam mücadelesi vermez. Kimse bir başkasının yerine iyileşmez. Herkes kendi yolunu kendi adımlarıyla geçer.

Ama bütün bu yalnızlığa rağmen, insan yine de hayata küsmemeyi seçtiğinde güzeldir. Kırıldığı halde kırmamayı, yorulduğu halde devam etmeyi seçtiğinde… Çünkü insanın asıl asaleti, şartlar iyiyken değil; zorlayıcıyken ortaya çıkar.

Belki de hayatın en büyük sırrı şudur: Güzel günler, hazır olduklarını düşünenlere değil; yolda yürümekten vazgeçmeyenlere görünür. İnsan, her şeye rağmen içindeki ışığı söndürmemeyi başarırsa, en karanlık gecede bile yönünü kaybetmez.

Sonunda anlarız ki; insanı ayakta tutan şey şans değil, vazgeçmemektir. Sevgi bitse de yeniden sevmeyi denemek, yol kapansa da başka bir patika aramak, yalnız kalsa da kendine sırtını dönmemektir. Çünkü insan, en çok da kendi yanında durduğunda güçlüdür.

Ve belki de bütün mesele şudur: Hayat herkese ağır gelir. Ama herkes aynı yerden taşımaz. Kimi şikâyetle, kimi umutla… Kimi küsmekle, kimi yürümekle… Yolu belirleyen, yük değil; yükle ne yaptığındır.